Gül Ahmet Gül Erhan

 "kalbim, sen hâlâ burada mısın?"

1958 - 4 Ağustos 2013

Ahmet Erhan



BAŞLIK Paragraf devam.........




GÜLŞİİR
Geceyarısı, karanlık bir bozkırda
Işıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım
içinde onca insan, içinde dünya...
Soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkum
Ve bilmeyen sonsuzluk nedir,
Haklı olan kim bu kargaşada?
Ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir
Ucu bucağı olmayan bu çığlığın
Ortasında nasıl barışılabilir?
Anlamak isterim, hangi yasa
Bir beşikle bir darağacını
Aynı ağaçtan, ne adına varedebilir?

Sorular sormak için geldim şu dünyaya 
Yasım acıların yasıdır
Boynumu üzgün bir çiçek gibi kırıp da
Yollara düştüğümde, başımda deniz köpüklerinden
Ya da sabah yellerinden bir taçla
Yürüdüğüme inanırdım - yanılırdım
Geceyi günle, acıyı sevinçle kardığım
Bu söylencenin bir yerinde durakladım
Ve anlatamadım, konuşamadım bir daha.

Acını ödünç ver bana, gözyaşlarını
Damarlarında uyuyan sevinci ödünç ver
Yitirdim çünkü onları da..
İlenmiyorum, el çırpmıyorum artık
Ne aklımda yaşadıklarım üstüne düşünceler
Ne de geleceğime dair bir tasa.
Gelirken çan çalmıyor yalnızlık
Bir adam, bir sokak, bir ev
Yüzle, gülüşler, susuşlar boyunca

Soruların vardı senin, ne çok soruların 
Gözlerin dünyayı eleyip dururdu boyuna
Bir fısıltı gibi başladı sevgim
Çığlık oldu, kağıtlarda çiçek açtı sonra
Sonrası...Mutlu bile olduk bazı
Artık sen yadsısan da ne kadar
Ya da ben bilmiyorum mutluluk nedir
Anlatsın yollar, yollar, yollar...

Şimdi gece, soluğumu verdim içime
Az önce kağıtlara gül kuruları serptim
Dolaplardan kekik, nane kokuları çıkardım
Öylece serptim, seni yazacağım diye
Sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın 
Aklımın almadığı bir yerde, öylesin
Şimdi gece, iki kişilik bu yalnızlık
Bize artık yeter de artar bile...

Dünyanın ölümünü gördüm, suyun toprağın
En yakın dostlarımın birer birer
Vakitsiz açan çiçeklerin, vakitli doğan çocukların
Ölümünü gördüm, ama kimse
İnandıramaz beni öldüğüne sevgilerin!
Yaşam ki bir kum saatidir usulca akan
Dolan sevgilerimizdir biz boşaldıkca
Yaşımız biraz da sevgilerimizin akranıdır
Vereceğimiz tek şey budur dünyaya.

Şu dağılgan yüreğimi, şu köpüklere imrenen
Yüreğimi bir gün yollara atarsam
Bir gün bir nehir yataklarına dolarsam, korkarım
Suyumun çoğu senden yana akacak
Bütün sözcüklere adını ekleyeceğim
Güldeniz, Gülekmek, Gülyağmur, Gülsarap
Gülaşk, Gülsiir, Gülahmet, Gülerhan
Ey gül yaşamım, yitip giden düşlerim!

Gecelerdi, solgun - sessiz tüterdi yüzün
Yatağımda bir kımıltıydın, dilimde türkü
Uykusunda konuşurken sesini öptüğüm
Varmak için beyninin kıvrak dağ yollarına
Kokundu, bedenimi saran o ince buğu
Esintisinde usul usul yürüdüğüm
Ki değişmem yaseminlerle, portakal ağaçlarıyla..

Sanki bir kız yürürdü yollarda
Evimin sokağına girer, paspasa ayaklarını silerdi
Kapımı açardı gümüş bir anahtarla
Sanki hep gelirdi, sevişirdik bazı, konuşurduk
Tozlu kitapların yığıldığı odalarda
Kalırdı duvarlarda gülüşünden bir tini
Yatağımda bedeninden bir oyuk.

Benimse ellerim titrerdi, alnının aklığından
Saçlarına saçlarına doğru titrerdi
Şimdi kağıtların üstünde gidip gelen ellerim
Titremiyor artık , yolunu biliyor şimdi
Geceyarılarını çoktan geçti
Bu şiir bitmeyince varolmayacak ellerim
Ellerim uykusuz, ellerim geberesiye yalnız
Süzülüp alçalıyor karanlığa doğru.

Bütün yaşamım seninle geçiyor belleğimden
Seninle var ve seninle sürüp gidecek artık
Bir akdeniz kentinde limon koklayan
Ve hep ufkun ardına bakan çocuk
Acıyı buldu sonunda, kanayan bir gülden
Çaldı yüzünü bir yaşamlık
Geçer şimdi dumanlı bir kentin sokaklarından
Şaire çıkar adı - az buçuk kaçık.

Yeryüzünden silinmiş ırkların sonuncusuyum ben
Oturup da şimdi aşk şiiri yazmam bundan
Gülsün köpek sürüsü, lime lime edip
Bu dizeleri, satsınlar haraç-mezat
Doğru, benden sonra da tufan kopmayacak
Ama haykıracağım laflarını tuzla kesip
Yitip giden bu aşkı, nefesim tükenene dek.

Beynime bir sarkaç gibi vuruyor sorular
Neresinde yanıldık biz bu yaşamın?
Hangi el bozdu büyüyü, hangi yazı
Acılara hüküm verdi, soldan sağa taşarak?
Kalbimde yıllardır kabuk bağladı yaralar
Ödüm kopuyor, bir gün hepsi birden kanamaya başlayacak diye
Yenilmeyeceğim, boyun eğmeyeceğim hiçbir şeye
Hep direnen bir yanım kalacak
Adımın soluk izi, acının seyir defterinde.

şimdi gece, bindokuzyüzseksenikiyle
Üçyüzaltmışbeşi çarp - oradayım işte
Yorgun değilim, umarsızım yalnızca
Geçmişle geleceğin öpüştüğü yerde bir nokta
Gibiyim ve çoktan dürüldü defterim
Uçurumlar üstünde uçuşur dizelerim
Onlara köprü olacak bir beden yoksa da..

Bu benim yalnızlığım, dalsızlığım benim
Kana kana içtiğim çeşmelerden susayarak ayrılmak
Titreyen bir ışık karanlıklarda
Onu kim görebilir, kim tanıyabilir?
Sonuda hep bir soruyla karşı karşıya kalmak
Boynumun borcu bu, ödenmedi yıllardır.

Her aşktan böyle bir şiir kaldı bende
Yaşamımın bir dilimini özetleyen
Unutuşun çiçekleri bunun için hiç açmıyor
Donuyor bir gülüş tek bir dizede
Yaşanmış yüzlerce anı, buruk bir özlem
Çivileniyor beynimin bir yerlerine
Geride -hayır- acılar filan da kalmıyor
Bir boşluk yalnızca, uçurumlara özenen.

Nefret ediyorum ve seviyorum seni
Girdiğin bütün kapıları açık bırak
Birazdan git diyebilirim çünkü..
Çağım yalnız bırakmıyor beni, ellerini 
Tutuşumda, usulca öpüşümde dudağını
Çağım aramızda çekilen kanlı bir bayrak
Uzayan, akan bir irin yolu gibi.

Sözcükleri güden çobanları var kalbimin
Beynimin yaşamı saran kıskaçları
Bitsin dediğim yerde bunun için başlıyorum
Yitirdiğim her şeye dönüp de bakmam bundan
Sensin yalnızlığa uzanan yolların düğüm yeri
Ama şu anda içimde öyle çoğulsun ki
Böyle irkilmezdim dünyayı kucaklasam.

Çapraz yalnızlıklar astım göğsüme
Yollarda bir  savaşçı gibi yürüdüğüm doğrudur
Gözlerle, dillerle kuşatılmış bir ülke
kalbimdir ona tek sınır
Susmayı bunun için severim bir çığlık gibi
Donup kalır sesim kendi göğünde
Onu ne anlayan, ne de duyan bulunur.

Yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada
Kendi içimde ya da uzak yollarda
Bulduğum ve yitirdiğim bütün varlıklar
Bir mozayiğe biçim veriyorlar sessizce..
Bende dünyanın acısıyla sevinci öpüşüyor
Irmakların birleştiği o nokta benim
İtilip tekmelendiğim bütün kapılarda
Bana atılan her taş şimdi çiçek açıyor.

Bir gün anlarsın beni neden suskunum
Dünya içimde konuşurken böyle
Bedenimi aşıyor yorgunluğum
Karşında oturduğum masalardan dökülüp saçılıyor
Bu öyle bir çığlık ki, susuşlar kalıyor geride
Ondan öte her söz bir saçmalığı büyütüyor.

Adını çoktan unuttun yüzün aklımda
Ve bu şiiri neden sana adadığımı bilmiyorum
Ama her güzellik nasılsa kendi adını bulur
Bunun için ben Gül dedim sana..
Yine de bir çiçeğe bunca yağmur yağarsa
Kökleri toprağı saramaz olur
Üstüne titrediğim her şeyi yitirmeyi öğrendim çoktan

Söylenecek bir tek sözüm kalmazsa
Çizerim yüzünü kuşların kanatlarına 
Her çırpınışta gökyüzüne dağılır
Yüzün, hücrelerine varana dek uçuşur.

Kağıtların aklığına aşkın tortusu çöküyor
Parklar, sokaklar, söylenmiş ya da söylenmemiş sözler

Yazdıkça biraz daha unutuyorum seni
Ve her yerde düş tacirleri, şiirseviciler
Bir şeyleri yorumlayıp duruyorlar aptalca
Büyüteçlerle inceliyorlar şu yitik ömrümüzü
Ben aşkın son hasatçısı, son peygamber
Gülünç, soyu tükenmiş bir varlığı oynuyorum boyuna.

Sana artık bir sığınak olsun bu şiir
Noterlere ver onaylasınlar - her hakkı saklıdır
Düşün, kalemimi sen tuttun yazarken
Yeni okula başlayan bir çocuğa yardım eder gibi
Öyle acemilikler yaptım ki ben
Hiç kalır bu şiir onların yanında ve
Nasıl ayaktayım diye şaşıyorum bazen.

Görüp göreceği son şey bu şiirdir dünyanın
Çığlığımdan arta kalan bunlar olacak
Aklımın son kırıntılarını da burada harcıyorum
Bundan böyle ibreler hep eskiye vuracak
Yakınmıyorum, yerinmiyorum hiçbir şeyle
Kalırsa odalarda unutulmuş birkaç şiir
Bir yeniyetmen in altını çizeceği dizeler benden
Senin adın nasılsa bir gün hepsini tamamlayacak...
 
              Ahmet ERHAN


Çolpan İlhan

Çolpan İlhan

BAŞLIK Paragrafdevam.........Çok acı kayıp

Çolpan İlhanYazıcıya Gönder

Oyuncu Çolpan İlhan, 8 Ağustos 1936 tarihinde İzmir'de doğdu. Çolpan İlhan, şair Attilâ İlhan'ın kızkardeşi, sinema sanatçısı Sadri Alışık'ın eşi ve oyuncu Kerem Alışık'ın annesidir. Lise eğitimine Balıkesir Lisesi'nde başladı, daha sonra Kandilli Kız Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Belediye Konservatuarı'nda tiyatro Bölümü'nü ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Bu sırada akademideki arkadaşları ile birlikte "Akademi Tiyatrosu" adıyla bir tiyatro grubu kurdu ve oyunlar hazırladı. Gelen bir teklifle 1957 yılında ilk sinema filmi “Kamelyalı Kadın”da başrol oynadı. Aynı yıl içinde Küçük Sahne'de Münir Özkul ve Uğur Başaran ile "Sevgili Gölge" adlı oyunla ilk profesyonel oyununu oynadı. 

Üç sezon Küçük Sahne'de tiyatrolarda rol aldıktan sonra bu tiyaronun dağılması ile Oda Tiyatrosu'nda Müfit Ofluoğlu ile Sabahattin Kudret Aksal'ın "Tersine Dönen Şemsiye"sini sahnedi. Daha sonra Kent Oyuncuları ile Güner Sümer'in "Yarın Cumartesi"nde oynadı. Kenterler ile de "Baharın Sesi", "Nalınlar" ve "Aptal Kız"'da sahne aldı. 

Oğlu Kerem'in doğması ile tiyatroya ara verdi. 1960'ların ortasında sinema filmleri ile sanat yaşantısına geri döndü ve 300'e yakın filmde rol aldı. 1970'lerin sonlarına kadar filmlerde başrollerde oynayan İlhan daha sonra sinemadan koptu ve moda çizimleri yapmaya yoğunlaştı. 

Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanı verilen oyuncu, Sadri Alışık Kültür Merkezi'nin kurucusudur.


BAŞLIK Paragraf devam.........


                                                                      Adını Siz Koyun

ADINI SİZ KOYUN

İnsanlar; yüzbinlerce, milyonlarca, neden bu Face ve Twitter'dalar? Benzeri başka siteler de var, ama en baba milyonlar bu ikisinde...Hem de istisnasız herkes. Politikacılar, Gazeteciler, Sinemacılar, Yazarlar, Şairler, Televizyoncular, Solcular, Sağcılar, Haybeciler, Avantacılar, Boş atıp dolu tutanlar, Veresiye konuşanlar,İpe sapa gelmezler, tek tek saymam aslında gereksiz. Yani bir toplumu oluşturan katmanların, en büyüğünden, en küçüğüne herkes, bu paylaşım Platform'larında.
Herkes derken toplumun cezalı ve dışlanmış, ''hatta belki teröristi, katili, hırsızı, sapığı, tecavüzcüsü, yankesicisi, sübyancısı,kokainmanı'' vs...onlarda buralardalar. Tehlike ile burun buruna (klavye, klavyeye mi desem) bir arada, birlikte, hep beraber yaşamaktayız. Sabah, öğle, ikindi, akşam, gece, şafak sökerken, sabah olurken...!
Peki amaç nedir?
Ne ummakta(yız)sınız?
Ne bulmakta(yız)sınız?
Farklı farklı istekler ve beklentiler olduğu kesin, kimi de hiç amaçsız, sadece yalnızlığını ve vaktini öldürmek için...! Kendini ispat için, birilerine bir şeyler söylemek için, tanınmak için, varlığını göstermek için, için, için...Ama buralardayız işte. Bir şekilde, iki şekilde, üç şekilde gibi gibi...!
Sabahtan akşama, geceden gündüze hiç aralıksız, soluksuz, nefessiz, dünya dönüyor ve facebook ve twitter da insanlarla birlikte dönüyor dönüyor. Ara fasıla vermeden. Dur durak tanımadan...Kimileri usanıp bırakıp gidiyor. Bir sürenin sonunda tekrar dönüp geliyor. Çünkü virüs gibi, çünkü alışkanlık, uyuşturucu gibi, çünkü bağımlılık bu hem de en kötüsünden!
Her haber *Dünyada, anı anına yaşanıyor, canlı olarak ve de naklen.Olumlu olumsuz ne varsa, ne oluyorsa, hepsi tümü bu sitelerde...Barış, savaş, münazara, atışma, tartışma, mülakatlar, savunma, suçlama, sevgi, kutlama, övgü, yergi...Reklam dizi piyes konser yürüyüş deprem cinayet düğün dernek eğlence...Her haber çok büyük yankı uyandırıyor, yandaş buluyor, her haber yeni bir bakış açısı ile yeniden yaratılıyor. Kararlar alınıyor, hükümler veriliyor. Her kafadan, her bünyeden ayrı bir ses çıkıyor!
Hasılı, kimsenin artık, özel, mahrem, önemli, saklanması, saklaması gereken ya da gerekmese de, ailesinde veya arkadaş ve dostlar arasında kalması gereken ne varsa, hepsi hepiciği ortalıklarda...Tüm dünyaya ilan ve afiş olmaktayız, topluca, tüm dünya...! Buna özel yaşamlar, ilişkiler, hatta yatak odaları da dahil.
Kişi toplantıda, ama elinde IPhone, yetiştirmekte iki ara bir derede ve yetişmekte her iki platforma da. Hiç sektirmeden ve bekletmeden, teklemeden. Galiba bu akıl almaz çılgınlık, en çılgın kullanıcı boyutu ile en fazla Türkiye'de yaşanmakta, nüfus olarak...Bu boyut ve bu derece ileri safhada!
Aramadıkları için, ahbaplara eşe-dosta, aileye, yakınlarınıza bir sitem etseniz, yandınız! Ama biz face'deydik, twitter'daydık, gördük biliyoruz, -ki iyisin... diye bir cevap geliyor anında...!Arayacağına da aradığına da bin-pişman kapatıyorsun telefonu yüzlerine...!
İyi kötü yanlış doğru diye bir yorum yapmayacağım...! Çünkü ben de burdayım. Sebebim ne olursa olsun! Sadece şunu yazacağım; buralarda kime ne yazarsanız yazın, kime ne söylerseniz söyleyin, ister vatan kurtarın, ister vatan batırın, ister barış yapın, ister savaşın, ister hayati kararlar alın, şunu bilin yalnızca...değişen hiç bir şey yok. Siz ve de ben, kısaca bizler, hiç bir şeyi değiştirmiyoruz, hiç bir şey yapamıyoruz. Kendimizi kandırmaktan öte. Ama ben dürüstüm, ötekiler böyle, ben farklıyım, ama şunlar şöyle...! Bırak hayal görmekte ve kurmaktasın. Aynısın, aynıyız hepimiz. Sadece cins farkımız, tip farkımız, boy, kilo, saç, göz, yaş vs farkımız var. Ondan ötesi her şey aynı!
İyiliğin de, kötülüğünde seni bağlar...Kimsenin umru olmaz/olmazsın...Senden öte...Biraz da etrafın vardır, seni, beni, onu, ötekini tanıyan, pohpohlayan...! Kimbilir kendince hangi haklı sebebe dayandırdığı için yapıyorsur bunu da, bilinmez...! Kurgusal olsun, kurgulamadan olsun, gerçek olsun, hayali ya da yalan olsun...Kimin ne umru yazıp anlattıklarınız? Sonuç farketmez!
Giderek daha fazla saçmalamaktan öte...!
Bu arada farkediyorsun ki; Eskiden sana hoş ve değerli gelen insanların da, giderek gözünde(n) düştüklerini, içinde bir yerlerde, son derece nahoş ve itici geldiklerini, aslında hiç bir işe yaramaz olduklarını anlıyorsun. Neleri, kimleri gömdüm ben buralarda...Lanet ede ede...! Bu insanlar mıydı onca seneler hayranlık beslediklerim diye diye...kahrederek hayranlık duygularıma...!
Ne alının, ne darılın, ne sarılın, ne isterseniz onu düşünün, benim için farketmez. İçimdekileri yazıyorum. Kabul edin, etmeyin, görünen köye dürbün gerekmiyor! İçimdeki tüm güzellikleri kaybettim ben, bu lanet platformlarda, okuduklarım, yazılı olarak gördüklerim, duyduklarım ve toplumun her kesiminin, -ki hele bazılarının o çirkin, o kötü, sesini, soluğunu, ense kökümde hissettikten sonra. Tanıdıklarım da oldu, epeyce...! Sevdiklerim olduğu kadar, sevmediklerim de...! İnsan denen varlığın gerçek yüzü gösterdiğinin tam tersi. İyi anlamda da kötü anlamda da...!
Getirisi nedir? Götürüsü nedir?Daha saygısız daha sevgisiz daha insanlıktan çıkmanın ötesinde...!
Sahtekarlıktan, yalancılardan, gayri samimi insanlardan, snoplardan, kendini beğenmişlerden, kendini bir matah sananlardan geçilmiyor buralar...Herkes kendince kendi kendine önemli olduğuna inanmış.Tam tersi olanlar da var. Ama çoğunluk negatif bir tutum içinde sürdürmekte yaşantısını. Ve maskeli herkes. Ve tiksiniyor insan, insan olmaktan, insanlıktan çıkmaktan, güzel olarak görüp inandıklarından, yavaş ve tehlikeli bir şekilde soğukluk yayılıyor içine ve yerleşiyor. Renginizi ve kendinize has koruyup saklayıp sakındığınız değerlerinizi, kokularınızı kaybetmeye başlıyorsunuz. İnançlar zedeleniyor. Giderek küçülüyor insanlık, göz göre, gönül tiksine tiksine...!
Aslında herkes hepimiz aynıyız bir anlamda...Fark ve farklılıklarımız olsa da...Ama sonuç hep aynı. Şayet buradaysanız ve zamanınız burada geçiyorsa, mazeretiniz de yoktur, bahaneniz de! Olamaz. İsminiz ne olursa olsun ve siz her kim olursanız olun...Asla sonuç değişmez!
Kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı, güzel ya da çirkin, kariyer sahibi veya değil, sanatçı, artist yazar, şair, bürokrat, demokrat, sosyalist, dinci, dinsiz, hoca, imam, deli, veli, arif, usta falan falan falan...Ev erkeği, ev kadını, iş adamı, iş kadını, sokaktakiler, evdekiler, masadakiler, koltuktakiler, sahnedekiler, memurlar, üniversiteliler, liseliler, hatta ilkokullardakiler ve hani neredeyse yuvadakiler...!

Bu bir SALGIN
Bu önü alınamaz bir VİRÜS ve ÇOK BULAŞICI...
İnsanların gerçek yüzünü gördükçe insanlıktan çıkıyorsunuz.
Sadece Türkiye gerçeği değil bu, tüm dünya böyle.
Çirkin bir insanlık gün gün yayılmakta hızla ve süratle...Kaplamakta yerküreyi ve yok etmekte...
Ne acı! Mutlu olanlar var mıdır?
Mutluluk nedir bilen?
Bilenleri de yutmakta bu yeni insanlık tohumu...
Doğayı nasıl genleri ile oynayıp değiştirdilerse...
İnsanlığı da genlerini bozup rezil bir insan geleceği yarattılar...mı desem, hep birlikte bu haltı biz, insanlar mı yaptık, becerdik desem.
Sonuç bu işte.
Geldiğimiz en son nokta!
Hala çalıp oynayın.
Hala vurup öldürün.
Hala her konuyu suistimal edin.
Hala en en en ben deyin.
Hala yazın yazın yazın ve konuşun ve söyleyin.
Ben de bu güruhun içinde ve içersindeyim...
Aynı sizler gibi...
Hepimiz gibi...

BOŞ. VE ANLAMSIZ...YAŞAMIYORUZ ARTIK. YAŞADIĞIMIZI SANIYORUZ. ANDROİT BİR TOPLUM. HİÇ BİR DEĞERİ DE YOK!

ADINI SİZ KOYUN

Saygılar
Mihrişah Azaklı - Şah-IKaRgA
Salı, 22 Kasım 2011 08:39
Geneve
Şah-IKaRgA - Mihrişah Azaklı




                                                                                   

Desem ki....

Dursam mı bir yerde, durakalsam mı gücüm yetmediğinde...
Bir tarafıma bir sızı saplanmışken?
Avuçlasam mı hasreti, yoksa kucak dolusu sarılsam mı? Ağlasam mı dudak kıvrımlarıma inerken yaşlar, ya da bir tebessüm alıp 3 kuruşa, taksam mı gözlerime?
Kanayan güller mi dersem demet demet bilmem ki beyaz güllere inat.
Ya da şu dertlerimi bastırıp sabrımın en sabırlı yerine, alıp başımı gitsem mi?
Ölümü sevsem mi yoksa yaşarken yaşadıklarımdan vazgeçip, Ya da sıkıp yumruklarımı rest mi çeksem göğsümü gere gere ölüme... Sussam mı sesim çığlığa dönüşmüşken isyanlarımdan bir akşamüstü, Yoksa sabahımı beklesem onca yıldız inerken günün koynuna yavaş yavaş... Bende mi gitsem bırakıp ta her şeyi sevdasına koşan mecnun misali, Yoksa firavun gibi tövbemi etsem tüm günahlarıma ölüm düşerken başucuma... Vedaları sevmem deyişimden mi aklına gelmişti usulca çekip gitmek... Yoksa planlı bir eylem miydi bu? İzin ver bende uzanayım içim titremişken sonbahar da toprağın koynuna, Ya da sende bırakma sonbahar diye, olsun yine de sonu bahar ya... Konuşmak; ihanet bir san'attır sadakatse zanaat biri zamanla öğrenilir diğerine, yetmez saat... Kefen cebine kürekle para hazirlamakta o Mhrisah! Arkasi Israfil, önü Azrail Sag cenupta da son melek ...sana kalansa biraz toprak bir kürek ...Ya hiç olacak,ya raziysan "çeyrek" birak herseyi Münker ve Nekir'e Göm bakalim Mihrisah... Tükenerek... Hakkımda:Yasam bana verilmis bir sans ve hayat çok güzel... öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki,ne sevebilir,ne terkedebilirsiniz.. kör kütük bağlanırsınız..en güzel yıllarınız,acı tatlı hatıralarınızın ortağı olur.. iç çekişlerin nedeni,yazıların ilhamı,sohbetlerinizin konusu olur çok zaman.. göz yaşlarınızda,bilinçaltınızda,kahkahalarınızdadır.. korkunca saklandığınız sığınak,çarpinca öptüğünüz bir bayrak.. sevdamızdır taşıdığımız riyasız ve çıkarsız.. karşılıksızdır,sınırsız ve nihayetsiz.. "ölmek var,dönmek yoktur". gün gelir anlarız,içten içe bir seylerin kanadığını.. tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya.. şurasından burasından eleştirmeye koyuluruz.. tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümcül olur biliriz.. içimizde bir yerlerde giderek büyüyüp gelişen gür bir ses duyulur.. "ya sev böyle,ya terk et" !.. diye son avazıyla... o zaman daha bir farkındalıkla anlaşılır,bir çaresiz "aşktır" bu yaşadığımız.. *ne onunla olur,ne onsuz*... Ve anlar insan yasamin ne denli kiymetli oldugunu...!

SESSIZLIK

SESSIZLIK;

Sessizliğim bir kabuğun kırılmış gürültüsü simdi.
Denizindeki her bir çizgi, soluklaşmış...
Bir çocukluğun kirpikleri gibi açılıp kapanır kapatir kapilari. Sonrasını düşünmeyi keserim aniden...
Aniden, yaşadıklarım çok uzamış bir yol gibi biter.
Gövdemden kopan gölgem, yüzüme yansır...
Ayrılık bir kapının bekçisi, bu son baharı hiç unutturmayacak. Şimdi kanımda dolaşan, düş kırıntılarıyla boyadığım sakinliğim.
Demir bıçak, tüpsüz derinlik...
Siyah hüzünlerimle ben asmalara bagladim bag bozumlarimi Kopmuş damarlarim
Hazinesiz sandıklar da kaniyorum...
Kendim için batık bir gemi silüeti seçtim.

Genevre kayip bir gün...

Mihrisah Azakli

Eski zaman uçakları

Eski zaman uçakları
Hiç duydunuz mu, hiç dinlediniz mi? Bir gece yolculuğunda bir ara yola saptınız mı hiç? Duruverdiniz mi orada öylece? İndiniz mi arabanızdan aşağı? Hayır mı? O zaman ben anlatayım size neler olacağını. Önce sağır olduğunuzu düşüneceksiniz. Acele etmeyin, bekleyin. Sessizliğin sesi sarıverecektir sizi yavaşça. Ve birdenbire fark edeceksiniz gecenin daha önce hiç duymadığınız seslerini. Bir yaprağın açılırken çıkardığı ses, bir böceğin sesi, uzaklarda öten bir baykuşun sesi. Ben küçükken bir gece dedem demişti ki; yeterince sessizse ortalık ve yeterince dikkatli dinlemişsek duyabiliriz yıldızların sesini... Evinizde bile başarabilirsiniz bunu. Gecenin ilerlemiş saatlerinde trafik gürültüsü durduğunda fark edeceksiniz evinizdeki ´sessizliğin sesini´. Son sayım gününü hatırladınız mı? Geçen bir arabanın ne kadar gürültü yaptığını? Peki hiç kendi içinizde yaşadınız mı, duydunuz mu kendi ´sessizliğinizin sesini´? Sessizlik terk ediş değildir, sessizlik kaçış değildir, sessizlik teslimiyet değildir, onaylamak da değildir hiç bir zaman. Fark ettiniz mi? Sessizliğin bir başkaldırı, bir direniş, bir çığlık olduğunu, bir sitem, bir reddediş olabildiğini duyabildiniz mi?
Loading...