BAŞLIK Paragraf devam.........




                                                                                             


  O demokrasi, özgürlük ve laikliğin yılmaz savunucusuydu.
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın öldürülüşünün 14. yılını saygı ve özlemle anıyoruz.

IŞIKLAR İÇİNDE SONSUZA KADAR HİÇ SÖNMEYEN IŞIK OLARAK KALACAK

AHMET TANER KIŞLALI

Babası Ziraat Bankası veznedarı Hüsnü Bey, annesi Kilis Kemaliye İlkokulu öğretmeni Lütfiye Hanım'dır.
Kilis Kemaliye İlkokulu’ndan (1951) sonra, Kilis Ortaokulu’nu ve Kabataş Erkek Lisesi’ni (1957) bitirmiştir.
Kabataş Erkek Lisesi'nden sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazanmış, okurken bir yandan da Yeni Gün'de spor muhabirliği yapmıştır.
 1962-1963 yılları arasında Yenigün Gazetesi'nde yazı işleri müdürlüğü de yapmıştır.
Paris Üniversitesi'nde anayasa hukuku ve siyaset bilimi dalında Modern Türkiye'de Siyasi Güçler başlıklı doktorasını yaptı.
Fransa'da tanıştığı Bordo'lu Nicole (Nilgün Kışlalı) ile 1968 yılında evlenen Kışlalı'nın, bu evlilikten iki kızı (Altınay ve Dolunay) olmuştur.

Hacettepe Üniversitesi'nde siyaset sosyolojisi alanında öğretim üyeliğine başlamıştır.
 Askerlik dönüşü üniversiteye kabul edilmemiş, Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne geçmiştir.
1972 yılında doçent olmuştur. 1971-1977 yılları arasında Yankı dergisi'nde yazdığı yazılarla CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'in dikkatini çekmiş ve 1977 yılında CHP listesinden İzmir milletvekili seçilmiştir.

1978'de Bülent Ecevit hükümetinde kültür bakanı olarak görev yapmıştır. Kültür Bakanlığınca'nca Ulusal Kültür dergisini yayımlatmıştır.
12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde siyaset bilimi dersleri vermeye başlayan Kışlalı, 1988'de profesörlüğe yükselmiştir.
1991 sonunda Cumhuriyet gazetesinde Haftaya Bakış başlığıyla köşe yazıları yazmaya başlayan Kışlalı, 1995 yılında Antalya yolunda birlikte geçirdikleri trafik kazasında eşini kaybetmiştir.
1997'de ikinci evliliğini Nilüfer Kışlalı'yla yapan Kışlalı'nın bu evlilikten üçüncü kızı (Nilhan Nur) dünyaya gelmiştir.

 A. Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999 günü, saat 09.40'da Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmiştir. Akit gazetesi suikastten önce hakkında bir haber yapmış ve Kışlalı'nın üzerine çarpı atılmış fotoğrafını manşetten vermişti.

Bombalı Saldırı

Ahmet Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999 günü saat 09:40'da Cumhuriyet gazetesine yazdığı son yazısını faksladıktan yaklaşık 19 dakika sonra evinden çıktı.
06 GK 377 plakalı aracına yönelen Kışlalı, arabasının üstüne silecek ile kaput arasına konulmuş poşete sarılı paketi alıp sol eliyle kapıyı açtığı sırada büyük bir patlama meydana geldi.
Sol kolu kopan Kışlalı site bekçisi Arif Emirhan Kılıç tarafından Bayındır Hastanesi'ne götürüldü.
Saat 10:02'de kalp koroner atışı durmuş, nabzı hızlanmış ve bilinci kapanmış bir şekilde Tıp Fakültesi Hastanesi'ne getirildi.
Operatör Dr. Hasan Karakış tarafından yapılan muayene sonrası öldüğü tespit edildi.
Ölüm raporu yine Hasan Karakış tarafından hazırlandı ve Dr. Ersin Kaya tarafından basın açıklamasıyla bildirildi.
Mezarı Ankara'da Karşıyaka Mezarlığı'ndadır.

Ölümünden sonra 1999 Sertel Demokrasi Ödülü'ne layık görülmüştür.

Kışlalı'nın başlıca yapıtları

Forces politiques dans la Turquie moderne (Modern Türkiye’de Siyasi Güçler) (Tükendi, AÜ SBF Yayınları, 1968)
    Öğrenci Ayaklanmaları (Bilgi Yayınevi, 1974)
    Siyaset Bilimi (İmge Kitabevi yayınları, 1987, 1990, 1994, 1996, 1997, 1999, 2000, 2003)
    Siyasal Sistemler – Siyasal Çatışma ve Uzlaşma (İmge Kitabevi Yayınları, 1991, 1993, 1995, 1998, 2000, 2003)
    Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği (İmge Kitabevi Yayınları, 1993)
    Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi (İmge Kitabevi Yayınları, 1994)
    Seçimsiz Demokrasi (Çağdaş Yayınları, 1995)
    Bir Türkün Ölümü (Ümit Yayıncılık, 1997)
    Ben Demokrat Değilim (İmge Kitabevi Yayınları, 1999)

Türkiye Gazeteciler Federasyonu Genel Başkanı Atilla Sertel, "21 Ekim 1999 günü hain bir suikast sonucu öldürülen Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın yazı ve öğretileri halen günümüze ışık tutmaktadır.
 O demokrasi, özgürlük ve laikliğin yılmaz savunucusuydu." dedi.

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın öldürülüşünün 14. yılı nedeniyle anma mesajı yayınlayan Sertel, Kışlalı'yı saygı ve özlemle andıklarını belirtti. Kışlalı'nın geride bıraktığı eserlerle ölümsüz demokrasi şehitleri arasında yerini aldığını ifade eden Sertel, "Siyaset bilimci, eski bakan ve gazeteci-yazar Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, yeri doldurulamaz aydınlarımızdan biriydi. Kalleşçe katledildiği güne kadar, doğru bildiklerini savunmaktan vazgeçmedi. O demokrasi, özgürlük, laiklik ve Kemalizmin yılmaz savunucusu büyük bir yurtseverdi. Türk siyasi tarihine kara bir leke olarak geçen bugünde Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı ve diğer demokrasi şehitlerimizi saygı ve özlemle anıyoruz." diye konuştu.
BAŞLIK Paragraf devam.........


                                                                                         



27/Ağustos/2011 tarihinde iki büyük ustanın, sayfamızın ricasını kırmayarak yaptıkları büyük röportaj... kimi gazetelerde de yer almıştı.. Bugün de ustanın yazısı yoktu; hafızalarımızı tazeleyelim dedim.

ÇAPRAZ RÖPORTAJ: EMİN ÇÖLAŞAN-BEKİR COŞKUN

Cunda'da yaz akşamı.
Terastan inci gibi Ayvalık gözüküyor.

Bu fikir, sayfayı yöneten arkadaşlarımızın fikriydi. Bir birimize beşer soru soracaktık. Postal'ı içeri kapattık çünkü Emin Çölaşan köpekten korkuyor. Postal ise camdan bakıyor, onu koklamakta kararlı. Bu nedenle röportajımız sık sık Emin Çölaşan'ın “Kapıyı açıp da gelemez, değil mi?” sorusu ile kesiliyor.

Biz çok eski iki arkadaşız.
Kaderlerimiz de birbirine benziyor.
Hemen hemen her iktidar döneminde (zaman bizi çok çok haklı çıkartsa da) dilimizin faturasını ödeye ödeye geldik.
Emin Çölaşan Hürriyet'den kovulduğu gün ben buna “Kürek Arkadaşlığı” demiştim.
Doğrusu içimizde ince birer sancı, kafalarımızda endişeler, çok da keyfimiz yok.

İşte Facebook dostları için çapraz röportajımız:
*
BC: Bir süredir halkın arasındasın, ne gördün?...

EÇ: Herkesi kötümser gördüm. Plajda, kahvehanede, çarşıda, şehirde, kasabada insanların morali bozuk. Büyük bir karamsarlık havası var.

BC: Bir de senin asık yüzünü görünce...

EÇ: Sadece bir kişiyi iyimser gördüm. Urfalı bir garson, gelmiş burada çalışıyor. O acıkça “AKP ye oy verdim, çünkü yaptıklarını beğeniyorum” dedi..Ama herkesin morali bozuk, insanlarda bir endişe, bir umutsuzluk var.

BC: Peki bundan sonra ne olacak, böyle mi gidecek?..

EÇ: İnsanlar bana bunu çok soruyorlar “Emin bey nereye gidecek bu iş?” Herkes büyük merak içinde. Bu nereye varacak?Benim görüşüm yargı, medya, TSK, parlamento, bağımsız kurumlar kuruluşlar dahil her şeyi bitirdiler bu adamlar. Herkes sindi, sessizleşti. Mesela işçilerin durumu ortada, bir tek grev duyan var mı? Üniversiteye girmek isteyen iki milyona yakın gencin başına gelen ortada; tepki gösteren oldu mu? Tek parti, devletin tüm kurumlarını ele geçirip bitirdiler. Böyle olunca tünelin ucunda herhangi bir ışık görülmüyor. Herkes bize soruyor, insanlara yalan söylemenin bir anlamı yok. Soranlara “valla biz de bilmiyoruz” diyorum. Ama burası Türkiye, her şey olabilir.

BC: Yani cumhuriyet kaybetti, öyle mi?..

EÇ: Ne yazık ki öyle, cumhuriyet kaybetti. Böyle giderse daha da kaybedecek, daha beter olacak. Ne yazık ki bilmediğimiz bir Türkiye varmış. Cumhuriyet rejimi bu bilmediğimiz Türkiye'ye özgürlük, bağımsızlık, kimlik, onur, şeref verdi. Ama o bilmediğimiz Türkiye, cumhuriyete sahip çıkmadı. İçim yanarak söylüyorum ama, gerçek bu...

BC: Sağ ol Emin, moralimiz bozuktu, çok iyi moral verdin yani...
*
EÇ: Sen ne hissediyorsun?..

BC: Kırgınlık...İnsanlara güvenimi yitirdim. Çevreme şüpheyle bakıyorum. Hani benim okurlarım ayrı (onları zaten tanırım); Ama bir kalabalıkta, açık bir yerde diyelim ki beş-on kişi varsa, onların en az yarısının bizi kandırdığını düşünüyorum. Denize, ormana, şehirlere,kasabalara bakarken artık heyecanla “bu benim memleketim” diyemiyorum. Bu rahatsız edici, dahası kahredici bir duygu. Ama böyle...

EÇ: Aynı soruyu ben de sorayım; böyle mi gidecek?..

BC: Böyle gitmeyecek. Ben sana göre daha iyimserim. İyimserliğim, aslında halka olan güvensizliğimden. Ne yapacakları belli olmuyor. Şimdi herkes “Tayyipçi” gözüküyor ya, 12 Eylül'de herkes “Evrenci” olmuştu: yüzde 92 ile... Sonra “Özalcı”, arkasından “Tansucu” oldular. Bıyıklara sormalı...Bıyıklar ha bire şekil değiştirir bu ülkede. 12 Eylül'de ve Tansu Çiller döneminde kesilen bıyıkları hatırla. Hava değişsin, badem bıyıklar gider. Özellikle badem bıyığı sonradan bırakan o akademisyenler, bürokratlar, valiler, iş adamları...Daha açıkçası; cumhuriyetin aydınlık insanları hariç, döneklerin dönekliğine de güveniyorum ben...Misal medya: AKP bir sallansın, bak nasıl pata-küte vurmaya başlarlar.

EÇ: Ama sen “Abbas yolcu” da diyordun?..

BC: Yine söylüyorum. Bu cumhuriyeti Abbas'a bırakmazlar. Her şeye rağmen bizi çevirip ne olacağını soran bu bilinçli insanlar, bu cesur gençler, bu cıvıl cıvıl çocuklar, bu yürekli kadınlar...Tamam her iki kişiden birisi oy verdi ama, her iki kişiden birisi de oy vermedi...Onca baskıya, tehdide, rüşvete, avantaya, beleşe, santaja, korkuya rağmen bunları istemeyenler...Dikkat et bak, bütün kahvehanelerde Atatürk fotoğrafları asılı, git Atatürk'e bir laf söyle bakalım. Bir küçük kırılma noktasına bağlı. Bir anda, ya da her an gider Abbas...
*
BC: Medya en kaygan zemin, en güvenilmez alan. Medyanın son halini nasıl yorumlarsın?

EÇ: Medyanın hali tam bir rezalet, tam bir satılmışlık ortamı. Mesleğimizden utanır olduk. Bizim liboş, yandaş, yalaka adam dediğimiz ne kadar adam varsa paraşütle indirip ya köşe yazarı yaptılar, ya yönetici. Bütün medyayı ele geçirdiler. Bunların aleyhine bir satır yazacak kimse kalmadı. Bir bakalım şöyle; Sözcü, Cumhuriyet, Aydınlık,Yeniçağ ve Birgün dışında bunların aleyhine tek satır yazacak, eleştirecek kimse yok. Televizyonlara bakalım; hepsi Tayyip'in sesi...Aydın Doğan'ın televizyonları, gazeteleri; Turgay Ciner'in televizyonu, gazetesi... Mehmet Emin Karamehmet... Buna Erdoğan Demirören'i de ekle...Hükümeti karşılarına alamazlar. Çünkü her şey Tayyip'in iki dudağı arasında.

BC: Ama toplum kendi medyasını yarattı. Milyonlarca insan internet üzerinden haberleşiyor. Çok güzel yazılar yazılıyor, karikatürler, şiirler, fotoğraflar yayınlanıyor. Bana da köşe yazısı yazıp yazıp gönderiyorlar. Normalde benim yazı yazmam gerekmez mi?.. Ama bunu daha çok medyayı ortada göremeyince yapıyorlar...Facebook, Twitter...Seni de davet ediyorlar aralarına, “Emin abi niye bize katılmıyor?” diye soranlar çok fazla.

EÇ: Haklısın güzel bir ortam. İyi muhalefet yapılıyor. İnternet medyası tabi ki güçleniyor. Ama bence gazetelerin televizyonların yerini tutmaz. Diyelim ki insanların, senin gazeten Cumhuriyet'i, benim gazetem Sözcü'yü şöyle ellerine alıp okumaları başka bir olay. Bir de asıl önemlisi internet Erzurum'un köyüne ulaşmıyor ki... Onlara Fethullah'ın gazetesi bedava gidiyor.

BC: Sen televizyonlarda konuşuyordun,şimdi çağırmıyorlar mı?..

EÇ: Tık yok. Sıfır, sıfır...Ben bir yıldır sıfırdayım arkadaş... Kim çağıracak? Ödleri patlıyor. Dört tane cesaretle muhalefet yapan televizyon vardı: Ulusal Kanal, Kanal Türk, Kanal B ve ART...Dördünün de sahibini içeri attılar. Bu bir tesadüf olabilir mi? Nerede çıkıp konuşacaksın, bizi çağırıp konuşturmayı kimin yüreği yer?
*
BC: Yanıldık diyorsun?

EÇ: Öyle tabi... Sen de daha az oy alacaklarını düşünüyordun.

BC: Bu kadar da beklemiyordum doğrusu; O türküyü dinleyinceye kadar... Bir türküdür deyip geçme. Müzik mızrak gibidir, saplanır kalır. Onun için kur yaptığımızda şarkı tutarız: o senin, bu benim. Söyleyemediğimizi şarkı söylesin diye... Kızlarla şarkı tutardık, benim şansıma hep “Yeşil ördek gibi daldım göllere” çıkardı. Aşk başladığında ortak şarkı ediniriz, bağı güçlendirmek, elden kaçırmamak için. Müzik öyle güçlüdür ki... O zaman kablo-mikrofon olmadığı için Osmanlı, mehter takımını savaş alanına götürürdü. Müziği duyunca ölüme gider insan. Seçime az kalmıştı, o sabah kahvaltıda ilk kez duydum: “bi daha, bi daha” diyordu. Andree'ye “AKP malı götürdü” dedim. İki gün sonra uyandığımda sabah benim dilime takılmıştı o müzik. O günlerde bir okurum aramış “Bekir bey bu türkü iç sesim oldu, nefret ediyorum ama atamıyorum” demişti. Bir de kararsız Anadolu seçmenini düşün sen...Tasavvuf müziği o, makamı hüseyni. Aslında müziği, dergah müziğinden yürütmüşler...Ama AKP'ye 4-5 puan getirdi, yani 25-30 milletvekilliği demektir bu...
*
BC: “Turgut nereye koşuyor” kitabın çok satmıştı, o yılları anlatan bence en önemli belgedir. Şimdi “Tayyip nereye koşuyor?” diye bir kitap yazmayı düşündün mü?..

EÇ: Zamana bağlı, zaman olursa yazacağım...

BC: Aslında kitabın adı “Türkiye nereye koşuyor?” olmalı...

EÇ: “Turgut nereye koşuyor?” bunların yanında sıfır kalır...Bu zamanda öyle çok malzeme var ki...

BC: Sende ansiklopediler gibi cilt cilt yaparsın...
*
BÇ: Bunu okurlar sordular ikimize birden: “sizi Hürriyet'e geri çağırsalar gider misiniz?”

EÇ: Asla gitmem, bugünkü Hürriyet'e gitmem. Ama eski Hürriyet olsaydı seve seve giderdim. Sen gider miydin?

BC: Çağırmazlar zaten, zar zor kurtuldular bizden. Ayrıca tabi ki gitmem. Cumhuriyet'in belki tirajı düşük ama büyük gazetedir her zaman. İktidarlara yakın durmak için tek satır yayınlanmaz Cumhuriyet'te. Başın dik dolaşırsın her yerde.
*
BC: Hadi sana bir moral sorusu; bir adaya seni kapatmaya kalksalar, deseler şunlardan birisini yanına almak zorundasın, buyur seç:
a-Fehmi Koru
b-Mehmet Ali Birand
c-Bülent Arınç
d-Jennifer Lopez.

EÇ: Eeee Jennifer'i tercih ederdim yani sende...

BC: Fehmi Koru olsa tekne yapardınız halbuki...Mesela sen tahtaları keserken, Fehmi Koru oturmuş yelkenin kenarını dikiyor...

EÇ: “Fehmiciğim şu çivileri ver” diyorum ben...

BC: En önemlisi o tekne yüzüyormuş...Fehmi ile Emin'in teknesi...Adadan kurtulup da Karaköy iskelesine yanaştığınızı düşünüyorum. Sen dümeni tutmuşsun, Fehmi yandan tombul ayaklarını suya sarkıtmış...

EÇ: Allah düşürmesin...

BC: Öyle deme ama...Bak Başbakan Somali'yi kurtarmaya giderken kimi aldı yanına: Ajda Pekkan'ı...

EÇ: Tam bir rezalet arkadaş...

BC: Şimdi sen Araplara demokrasi götürmesini de beğenmezsin...

EÇ: Orada büyük bir dümen var. Mesela Suriye'ye demokrasi götürüyor derken, oralarda baş kaldıranlar Müslüman kardeşler, İslamcı tipler. Mısır'da keza, işte turistlerin bikini, mayo giymesine yasak getiriyorlar. Libya da Kaddafi bir opera soytarısıydı ama isyancılar islamcı. Bu, 'demokrasi götürüyoruz' ayağının arkasında hep bu var: ABD, Büyük Ortadoğu Projesi, Tayyip, eş başkanlık bilmem ne...
*
BC: Muhalefet?..

EÇ: Muhalefet yok. CHP kendi halinde, kendi çizgisinde kör topal giden bir parti. MHP 'yi ise AKP'nin stepnesi olarak görüyorum.

BC: İşte yolun bittiği yer burası. Muhalefet yoksa kiminle indireceksin bu iktidarı. MHP'nin durumu anlaşılabilir belki. Çünkü onlar AKP ile tek partidir aslında. Ama CHP'yi kimse anlayamıyor. Ve hala sırtlarındaki vebalin farkında değiller. En az AKP kadar, tarihin hesap soracağı CHP'dir. Bizim de elimiz yakalarında olacak. Mesela şu sırada Somali'de ne işleri var, anlamış değilim. Peki, bizim gibi düşünen insanlar, ne yapmaları gerektiğini soruyorlar bize...

EÇ: Toplumun bir kesimi var ki onlara bir şey söylemenin faydası zaten yok. Şu din sömürücüleri tam onlara göre. Zaten birbirlerini buldukları için iktidar sürüyor. Bir de yalaka kesimi var, onlar çıkarları için her şeyi yaparlar, ne söylesen yine faydası yok. Ama samimi Atatürkçüler, cumhuriyetçiler tabi ki teslim olmayacaklar.

BC: Ben de aynı şeyi söylerim. Dünya yuvarlaktır diyen adam tek başınaydı. Doğrudan, gerçekten ve haklıdan yana olanlar er geç kazanırlar. Moralimiz bozuk olabilir, canımız sıkılabilir, kimimiz kendimizi yalnız hissedebiliriz, kimimiz daha ağır faturalar ödeyebiliriz. Ama çocuklarımızı çağdaş bir ülkede büyütmekten vazgeçersek, bu büyük günahtır.
Kimi zaman yüksek bir yere çıkıp toplumun umursamaz ve duyarsız kesimine bağırmak geliyor içimden:
“Bu cumhuriyeti kurup, bu günlere getiren her şey yok edilirken alkışladınız;Hukuksuzluğu, zulmü, sahtekarlığı onayladınız; Zaman geldi Atatürk'e bile kıydınız...
Bari çocuklara kıymayın!"

(Editör: TUĞBA ŞIK)
BAŞLIK Paragraf devam.........








                                                                             Herkese açık olarak paylaşıldı  -  19:51
 
HAYAT SANDALI

Hayat: ''Dengelerimiz ve dengeleyemediklerimiz'' arasında savrulup bocaladığımız bir süreç.
Kayıp bir rıhtımın kıyılarında aranıyoruz.
Ah o rapra zapta gelmez ruh, her an değişen vakit zaman tanımaz dalgalanmalar.
Kah sakin limanlardayız, kah rotası bilinmeyen, deli rüzgarların fırlatıp attığı kıyılarda...
Kendimiz için bir ''Yaşam İksiri'' hazırlayamadan geçip gidiyor hayat.
Bazen sihirbazıyız yaşamın, bazen başka büyücülerin elinde oyuncak.
Yaşam deyince neler canlanıyor oysa hepimizin aklında, ne inanılmaz fikirler, ne muhteşem düşler.
İşte orda, tam orada, olağanüstü bir yönetmen olmak mı gerekiyor...?
Yaşadıkça; uzunca bir süre dahi bir gölge gibi, beyin kıvrımlarımızda gezinen seyyahlarız, hatta kıvamlanan kurgulanan ne müthiş hikâyelerimiz var.
Ama hayata geçirebilmek aslolan.
Herkes Kaptan bu hiç bilinmeyen okyanusta, herkes Reis.
Galiba bir yere kadar hepimizin Reisliği...
Çünkü yaşadıkça görmekteyiz ki, bizden çok daha güçlü bir yönetmenin ellerindeyiz.

Ya her şey tersine dönerse bir gün!
Hoplayıp zıplarken kendinden son derece emin, gökyüzüne değil de yeraltına düşerseniz neler olur, hiç düşündünüz mü?
Aman Tanrım ne yaptın(m)?
-ların faydası olur mu...?
Onca *zik*zak çizerken, elbet rotadan çıkarız.
Ayarsız rotalarımız var, rotasız ayarlarımız, çünkü insanız hep şaşmaya kurgulu...
Varoluşumuz hakkındaki ilginç sonuçları okumaya bayılıyorum.
Aslında hep GERİLİM bizim yaşam öykülerimiz.
Çok düşünmek zihin yoruyor ama düşünmeden de olmuyor, çünkü BEYİN asla dur-muyor dur-durak - tanımıyor...!
Sonunçta almak yerine hep vermeye odaklı insan yaşamı.
Oysa daha en başlarda, sade, akıcı, nefes kesen, nasıl desem yalanıp yutulmalık olduğunu düşünmüştüm yaşamın.
Öyle değildi.
Anladım.
Yoğun bir anlatıma, işi eğlenceye vurmayan ciddi bir gerilime ve zihni zorlayan hırpalayan bir tempoya sahipmiş meğer şu bizim adına yaşam dediğimiz sahne.
Çabucak biter görünüp, çok ağır geçen bir tempo.
Zihni yorduğundan, uzun süre başında durmak zor, ama bıraktığınızda kayıplar bir o kadar derin oluyor.
Dolayısıyla kaçmak imkansızdır yaşamın getirdiklerinden.
Ve götürdüklerinden!
Daha önce altta da kısaca değindiğim gibi; o kadar kompleks bir kurgu yaratılmış ki bizden, biz bilmeden (çok daha farklı şekillerde de özetlenebilir, ana rahmine düşmeden vs) ama ben kısaca, (*)Yönetmenin ellerindeyiz, deyip geçiyorum.
Minik bir ışıkla başlayıp yavaş yavaş sahneyi aydınlatmak.
Bu da bu şahane Hayat Sahnesini, biraz daha yorucu kılıyor.
Atmosfer genel anlamda *Sisli, bazı kısımlara gelindiğinde psikolojik travma geçişli, hiç akla gelmeyen anda son derece neşeli...
Ya bu oyuna dahil olup zevkini çıkartmalı, ya da müdahil olmadan iyice karartmalı sahneyi...!
Sözün özü, şahane bir iş çıkarmış (*)YÖNETMEN.
Final ise herkesin kendi yorumuna kalmış.
Çok az kişi doğru yolu bulabilir.

Bazıları bulduğunda farkına varamaz, bazıları ise bulmayı dahi istemez.
İçeri girebilenler, dışarıda bırakın her umudu.
Çünkü bir büyücüyseniz ve yaşam umurunuzda ise bela sizi mutlaka gelir bulur...

Hiç şüphesiz bir başka âlemin bekleme odası olan bu dünyada tam manası ile mutlu insan yoktur. Aslında insanlar ikiye ayrılırlar; aydınlıkta olanlar ve karanlıkta olanlar…
Karanlıkta olanların sayısını azaltmak; işte en büyük hedef…
Bu yüzden ilim ve eğitim diye haykırıyoruz.

Pazar gününden notlarım
Mihrişah Azaklı

RASTGELE

Desem ki....

Dursam mı bir yerde, durakalsam mı gücüm yetmediğinde...
Bir tarafıma bir sızı saplanmışken?
Avuçlasam mı hasreti, yoksa kucak dolusu sarılsam mı? Ağlasam mı dudak kıvrımlarıma inerken yaşlar, ya da bir tebessüm alıp 3 kuruşa, taksam mı gözlerime?
Kanayan güller mi dersem demet demet bilmem ki beyaz güllere inat.
Ya da şu dertlerimi bastırıp sabrımın en sabırlı yerine, alıp başımı gitsem mi?
Ölümü sevsem mi yoksa yaşarken yaşadıklarımdan vazgeçip, Ya da sıkıp yumruklarımı rest mi çeksem göğsümü gere gere ölüme... Sussam mı sesim çığlığa dönüşmüşken isyanlarımdan bir akşamüstü, Yoksa sabahımı beklesem onca yıldız inerken günün koynuna yavaş yavaş... Bende mi gitsem bırakıp ta her şeyi sevdasına koşan mecnun misali, Yoksa firavun gibi tövbemi etsem tüm günahlarıma ölüm düşerken başucuma... Vedaları sevmem deyişimden mi aklına gelmişti usulca çekip gitmek... Yoksa planlı bir eylem miydi bu? İzin ver bende uzanayım içim titremişken sonbahar da toprağın koynuna, Ya da sende bırakma sonbahar diye, olsun yine de sonu bahar ya... Konuşmak; ihanet bir san'attır sadakatse zanaat biri zamanla öğrenilir diğerine, yetmez saat... Kefen cebine kürekle para hazirlamakta o Mhrisah! Arkasi Israfil, önü Azrail Sag cenupta da son melek ...sana kalansa biraz toprak bir kürek ...Ya hiç olacak,ya raziysan "çeyrek" birak herseyi Münker ve Nekir'e Göm bakalim Mihrisah... Tükenerek... Hakkımda:Yasam bana verilmis bir sans ve hayat çok güzel... öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki,ne sevebilir,ne terkedebilirsiniz.. kör kütük bağlanırsınız..en güzel yıllarınız,acı tatlı hatıralarınızın ortağı olur.. iç çekişlerin nedeni,yazıların ilhamı,sohbetlerinizin konusu olur çok zaman.. göz yaşlarınızda,bilinçaltınızda,kahkahalarınızdadır.. korkunca saklandığınız sığınak,çarpinca öptüğünüz bir bayrak.. sevdamızdır taşıdığımız riyasız ve çıkarsız.. karşılıksızdır,sınırsız ve nihayetsiz.. "ölmek var,dönmek yoktur". gün gelir anlarız,içten içe bir seylerin kanadığını.. tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya.. şurasından burasından eleştirmeye koyuluruz.. tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümcül olur biliriz.. içimizde bir yerlerde giderek büyüyüp gelişen gür bir ses duyulur.. "ya sev böyle,ya terk et" !.. diye son avazıyla... o zaman daha bir farkındalıkla anlaşılır,bir çaresiz "aşktır" bu yaşadığımız.. *ne onunla olur,ne onsuz*... Ve anlar insan yasamin ne denli kiymetli oldugunu...!

SESSIZLIK

SESSIZLIK;

Sessizliğim bir kabuğun kırılmış gürültüsü simdi.
Denizindeki her bir çizgi, soluklaşmış...
Bir çocukluğun kirpikleri gibi açılıp kapanır kapatir kapilari. Sonrasını düşünmeyi keserim aniden...
Aniden, yaşadıklarım çok uzamış bir yol gibi biter.
Gövdemden kopan gölgem, yüzüme yansır...
Ayrılık bir kapının bekçisi, bu son baharı hiç unutturmayacak. Şimdi kanımda dolaşan, düş kırıntılarıyla boyadığım sakinliğim.
Demir bıçak, tüpsüz derinlik...
Siyah hüzünlerimle ben asmalara bagladim bag bozumlarimi Kopmuş damarlarim
Hazinesiz sandıklar da kaniyorum...
Kendim için batık bir gemi silüeti seçtim.

Genevre kayip bir gün...

Mihrisah Azakli

Eski zaman uçakları

Eski zaman uçakları
Hiç duydunuz mu, hiç dinlediniz mi? Bir gece yolculuğunda bir ara yola saptınız mı hiç? Duruverdiniz mi orada öylece? İndiniz mi arabanızdan aşağı? Hayır mı? O zaman ben anlatayım size neler olacağını. Önce sağır olduğunuzu düşüneceksiniz. Acele etmeyin, bekleyin. Sessizliğin sesi sarıverecektir sizi yavaşça. Ve birdenbire fark edeceksiniz gecenin daha önce hiç duymadığınız seslerini. Bir yaprağın açılırken çıkardığı ses, bir böceğin sesi, uzaklarda öten bir baykuşun sesi. Ben küçükken bir gece dedem demişti ki; yeterince sessizse ortalık ve yeterince dikkatli dinlemişsek duyabiliriz yıldızların sesini... Evinizde bile başarabilirsiniz bunu. Gecenin ilerlemiş saatlerinde trafik gürültüsü durduğunda fark edeceksiniz evinizdeki ´sessizliğin sesini´. Son sayım gününü hatırladınız mı? Geçen bir arabanın ne kadar gürültü yaptığını? Peki hiç kendi içinizde yaşadınız mı, duydunuz mu kendi ´sessizliğinizin sesini´? Sessizlik terk ediş değildir, sessizlik kaçış değildir, sessizlik teslimiyet değildir, onaylamak da değildir hiç bir zaman. Fark ettiniz mi? Sessizliğin bir başkaldırı, bir direniş, bir çığlık olduğunu, bir sitem, bir reddediş olabildiğini duyabildiniz mi?
Loading...