Çolpan İlhan

Çolpan İlhan

BAŞLIK Paragrafdevam.........Çok acı kayıp

Çolpan İlhanYazıcıya Gönder

Oyuncu Çolpan İlhan, 8 Ağustos 1936 tarihinde İzmir'de doğdu. Çolpan İlhan, şair Attilâ İlhan'ın kızkardeşi, sinema sanatçısı Sadri Alışık'ın eşi ve oyuncu Kerem Alışık'ın annesidir. Lise eğitimine Balıkesir Lisesi'nde başladı, daha sonra Kandilli Kız Lisesi'nden mezun oldu. İstanbul Belediye Konservatuarı'nda tiyatro Bölümü'nü ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Bu sırada akademideki arkadaşları ile birlikte "Akademi Tiyatrosu" adıyla bir tiyatro grubu kurdu ve oyunlar hazırladı. Gelen bir teklifle 1957 yılında ilk sinema filmi “Kamelyalı Kadın”da başrol oynadı. Aynı yıl içinde Küçük Sahne'de Münir Özkul ve Uğur Başaran ile "Sevgili Gölge" adlı oyunla ilk profesyonel oyununu oynadı. 

Üç sezon Küçük Sahne'de tiyatrolarda rol aldıktan sonra bu tiyaronun dağılması ile Oda Tiyatrosu'nda Müfit Ofluoğlu ile Sabahattin Kudret Aksal'ın "Tersine Dönen Şemsiye"sini sahnedi. Daha sonra Kent Oyuncuları ile Güner Sümer'in "Yarın Cumartesi"nde oynadı. Kenterler ile de "Baharın Sesi", "Nalınlar" ve "Aptal Kız"'da sahne aldı. 

Oğlu Kerem'in doğması ile tiyatroya ara verdi. 1960'ların ortasında sinema filmleri ile sanat yaşantısına geri döndü ve 300'e yakın filmde rol aldı. 1970'lerin sonlarına kadar filmlerde başrollerde oynayan İlhan daha sonra sinemadan koptu ve moda çizimleri yapmaya yoğunlaştı. 

Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanı verilen oyuncu, Sadri Alışık Kültür Merkezi'nin kurucusudur.


BAŞLIK Paragraf devam.........


                                                                      Adını Siz Koyun

ADINI SİZ KOYUN

İnsanlar; yüzbinlerce, milyonlarca, neden bu Face ve Twitter'dalar? Benzeri başka siteler de var, ama en baba milyonlar bu ikisinde...Hem de istisnasız herkes. Politikacılar, Gazeteciler, Sinemacılar, Yazarlar, Şairler, Televizyoncular, Solcular, Sağcılar, Haybeciler, Avantacılar, Boş atıp dolu tutanlar, Veresiye konuşanlar,İpe sapa gelmezler, tek tek saymam aslında gereksiz. Yani bir toplumu oluşturan katmanların, en büyüğünden, en küçüğüne herkes, bu paylaşım Platform'larında.
Herkes derken toplumun cezalı ve dışlanmış, ''hatta belki teröristi, katili, hırsızı, sapığı, tecavüzcüsü, yankesicisi, sübyancısı,kokainmanı'' vs...onlarda buralardalar. Tehlike ile burun buruna (klavye, klavyeye mi desem) bir arada, birlikte, hep beraber yaşamaktayız. Sabah, öğle, ikindi, akşam, gece, şafak sökerken, sabah olurken...!
Peki amaç nedir?
Ne ummakta(yız)sınız?
Ne bulmakta(yız)sınız?
Farklı farklı istekler ve beklentiler olduğu kesin, kimi de hiç amaçsız, sadece yalnızlığını ve vaktini öldürmek için...! Kendini ispat için, birilerine bir şeyler söylemek için, tanınmak için, varlığını göstermek için, için, için...Ama buralardayız işte. Bir şekilde, iki şekilde, üç şekilde gibi gibi...!
Sabahtan akşama, geceden gündüze hiç aralıksız, soluksuz, nefessiz, dünya dönüyor ve facebook ve twitter da insanlarla birlikte dönüyor dönüyor. Ara fasıla vermeden. Dur durak tanımadan...Kimileri usanıp bırakıp gidiyor. Bir sürenin sonunda tekrar dönüp geliyor. Çünkü virüs gibi, çünkü alışkanlık, uyuşturucu gibi, çünkü bağımlılık bu hem de en kötüsünden!
Her haber *Dünyada, anı anına yaşanıyor, canlı olarak ve de naklen.Olumlu olumsuz ne varsa, ne oluyorsa, hepsi tümü bu sitelerde...Barış, savaş, münazara, atışma, tartışma, mülakatlar, savunma, suçlama, sevgi, kutlama, övgü, yergi...Reklam dizi piyes konser yürüyüş deprem cinayet düğün dernek eğlence...Her haber çok büyük yankı uyandırıyor, yandaş buluyor, her haber yeni bir bakış açısı ile yeniden yaratılıyor. Kararlar alınıyor, hükümler veriliyor. Her kafadan, her bünyeden ayrı bir ses çıkıyor!
Hasılı, kimsenin artık, özel, mahrem, önemli, saklanması, saklaması gereken ya da gerekmese de, ailesinde veya arkadaş ve dostlar arasında kalması gereken ne varsa, hepsi hepiciği ortalıklarda...Tüm dünyaya ilan ve afiş olmaktayız, topluca, tüm dünya...! Buna özel yaşamlar, ilişkiler, hatta yatak odaları da dahil.
Kişi toplantıda, ama elinde IPhone, yetiştirmekte iki ara bir derede ve yetişmekte her iki platforma da. Hiç sektirmeden ve bekletmeden, teklemeden. Galiba bu akıl almaz çılgınlık, en çılgın kullanıcı boyutu ile en fazla Türkiye'de yaşanmakta, nüfus olarak...Bu boyut ve bu derece ileri safhada!
Aramadıkları için, ahbaplara eşe-dosta, aileye, yakınlarınıza bir sitem etseniz, yandınız! Ama biz face'deydik, twitter'daydık, gördük biliyoruz, -ki iyisin... diye bir cevap geliyor anında...!Arayacağına da aradığına da bin-pişman kapatıyorsun telefonu yüzlerine...!
İyi kötü yanlış doğru diye bir yorum yapmayacağım...! Çünkü ben de burdayım. Sebebim ne olursa olsun! Sadece şunu yazacağım; buralarda kime ne yazarsanız yazın, kime ne söylerseniz söyleyin, ister vatan kurtarın, ister vatan batırın, ister barış yapın, ister savaşın, ister hayati kararlar alın, şunu bilin yalnızca...değişen hiç bir şey yok. Siz ve de ben, kısaca bizler, hiç bir şeyi değiştirmiyoruz, hiç bir şey yapamıyoruz. Kendimizi kandırmaktan öte. Ama ben dürüstüm, ötekiler böyle, ben farklıyım, ama şunlar şöyle...! Bırak hayal görmekte ve kurmaktasın. Aynısın, aynıyız hepimiz. Sadece cins farkımız, tip farkımız, boy, kilo, saç, göz, yaş vs farkımız var. Ondan ötesi her şey aynı!
İyiliğin de, kötülüğünde seni bağlar...Kimsenin umru olmaz/olmazsın...Senden öte...Biraz da etrafın vardır, seni, beni, onu, ötekini tanıyan, pohpohlayan...! Kimbilir kendince hangi haklı sebebe dayandırdığı için yapıyorsur bunu da, bilinmez...! Kurgusal olsun, kurgulamadan olsun, gerçek olsun, hayali ya da yalan olsun...Kimin ne umru yazıp anlattıklarınız? Sonuç farketmez!
Giderek daha fazla saçmalamaktan öte...!
Bu arada farkediyorsun ki; Eskiden sana hoş ve değerli gelen insanların da, giderek gözünde(n) düştüklerini, içinde bir yerlerde, son derece nahoş ve itici geldiklerini, aslında hiç bir işe yaramaz olduklarını anlıyorsun. Neleri, kimleri gömdüm ben buralarda...Lanet ede ede...! Bu insanlar mıydı onca seneler hayranlık beslediklerim diye diye...kahrederek hayranlık duygularıma...!
Ne alının, ne darılın, ne sarılın, ne isterseniz onu düşünün, benim için farketmez. İçimdekileri yazıyorum. Kabul edin, etmeyin, görünen köye dürbün gerekmiyor! İçimdeki tüm güzellikleri kaybettim ben, bu lanet platformlarda, okuduklarım, yazılı olarak gördüklerim, duyduklarım ve toplumun her kesiminin, -ki hele bazılarının o çirkin, o kötü, sesini, soluğunu, ense kökümde hissettikten sonra. Tanıdıklarım da oldu, epeyce...! Sevdiklerim olduğu kadar, sevmediklerim de...! İnsan denen varlığın gerçek yüzü gösterdiğinin tam tersi. İyi anlamda da kötü anlamda da...!
Getirisi nedir? Götürüsü nedir?Daha saygısız daha sevgisiz daha insanlıktan çıkmanın ötesinde...!
Sahtekarlıktan, yalancılardan, gayri samimi insanlardan, snoplardan, kendini beğenmişlerden, kendini bir matah sananlardan geçilmiyor buralar...Herkes kendince kendi kendine önemli olduğuna inanmış.Tam tersi olanlar da var. Ama çoğunluk negatif bir tutum içinde sürdürmekte yaşantısını. Ve maskeli herkes. Ve tiksiniyor insan, insan olmaktan, insanlıktan çıkmaktan, güzel olarak görüp inandıklarından, yavaş ve tehlikeli bir şekilde soğukluk yayılıyor içine ve yerleşiyor. Renginizi ve kendinize has koruyup saklayıp sakındığınız değerlerinizi, kokularınızı kaybetmeye başlıyorsunuz. İnançlar zedeleniyor. Giderek küçülüyor insanlık, göz göre, gönül tiksine tiksine...!
Aslında herkes hepimiz aynıyız bir anlamda...Fark ve farklılıklarımız olsa da...Ama sonuç hep aynı. Şayet buradaysanız ve zamanınız burada geçiyorsa, mazeretiniz de yoktur, bahaneniz de! Olamaz. İsminiz ne olursa olsun ve siz her kim olursanız olun...Asla sonuç değişmez!
Kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı, güzel ya da çirkin, kariyer sahibi veya değil, sanatçı, artist yazar, şair, bürokrat, demokrat, sosyalist, dinci, dinsiz, hoca, imam, deli, veli, arif, usta falan falan falan...Ev erkeği, ev kadını, iş adamı, iş kadını, sokaktakiler, evdekiler, masadakiler, koltuktakiler, sahnedekiler, memurlar, üniversiteliler, liseliler, hatta ilkokullardakiler ve hani neredeyse yuvadakiler...!

Bu bir SALGIN
Bu önü alınamaz bir VİRÜS ve ÇOK BULAŞICI...
İnsanların gerçek yüzünü gördükçe insanlıktan çıkıyorsunuz.
Sadece Türkiye gerçeği değil bu, tüm dünya böyle.
Çirkin bir insanlık gün gün yayılmakta hızla ve süratle...Kaplamakta yerküreyi ve yok etmekte...
Ne acı! Mutlu olanlar var mıdır?
Mutluluk nedir bilen?
Bilenleri de yutmakta bu yeni insanlık tohumu...
Doğayı nasıl genleri ile oynayıp değiştirdilerse...
İnsanlığı da genlerini bozup rezil bir insan geleceği yarattılar...mı desem, hep birlikte bu haltı biz, insanlar mı yaptık, becerdik desem.
Sonuç bu işte.
Geldiğimiz en son nokta!
Hala çalıp oynayın.
Hala vurup öldürün.
Hala her konuyu suistimal edin.
Hala en en en ben deyin.
Hala yazın yazın yazın ve konuşun ve söyleyin.
Ben de bu güruhun içinde ve içersindeyim...
Aynı sizler gibi...
Hepimiz gibi...

BOŞ. VE ANLAMSIZ...YAŞAMIYORUZ ARTIK. YAŞADIĞIMIZI SANIYORUZ. ANDROİT BİR TOPLUM. HİÇ BİR DEĞERİ DE YOK!

ADINI SİZ KOYUN

Saygılar
Mihrişah Azaklı - Şah-IKaRgA
Salı, 22 Kasım 2011 08:39
Geneve
Şah-IKaRgA - Mihrişah Azaklı




                                                                                   

BAŞLIK Paragraf devam.........


                                DÜNYA EMPERYALİST FAŞİSTLERİN ZULMÜNDE




                                                                Ortadoğu'da ki emperyalizmin silahlandırıp özellikle kadınlar üzerine din adına örgütlediği vahşet, bizi Tanrı'ya çıkar beklemeksizin inanmalardan soğutmaz.


Biz Mevlana'nın, biz Şems'in, biz Atatürk'ün çocuklarıyız; her eylemin ve sevişmenin, cinsiyet ayrımı olmaksızın, iki canlının rızasıyla gerçekleşmesinin sevabına inanırız.





RASTGELE  -  MİHRİŞAH AZAKLI

Desem ki....

Dursam mı bir yerde, durakalsam mı gücüm yetmediğinde...
Bir tarafıma bir sızı saplanmışken?
Avuçlasam mı hasreti, yoksa kucak dolusu sarılsam mı? Ağlasam mı dudak kıvrımlarıma inerken yaşlar, ya da bir tebessüm alıp 3 kuruşa, taksam mı gözlerime?
Kanayan güller mi dersem demet demet bilmem ki beyaz güllere inat.
Ya da şu dertlerimi bastırıp sabrımın en sabırlı yerine, alıp başımı gitsem mi?
Ölümü sevsem mi yoksa yaşarken yaşadıklarımdan vazgeçip, Ya da sıkıp yumruklarımı rest mi çeksem göğsümü gere gere ölüme... Sussam mı sesim çığlığa dönüşmüşken isyanlarımdan bir akşamüstü, Yoksa sabahımı beklesem onca yıldız inerken günün koynuna yavaş yavaş... Bende mi gitsem bırakıp ta her şeyi sevdasına koşan mecnun misali, Yoksa firavun gibi tövbemi etsem tüm günahlarıma ölüm düşerken başucuma... Vedaları sevmem deyişimden mi aklına gelmişti usulca çekip gitmek... Yoksa planlı bir eylem miydi bu? İzin ver bende uzanayım içim titremişken sonbahar da toprağın koynuna, Ya da sende bırakma sonbahar diye, olsun yine de sonu bahar ya... Konuşmak; ihanet bir san'attır sadakatse zanaat biri zamanla öğrenilir diğerine, yetmez saat... Kefen cebine kürekle para hazirlamakta o Mhrisah! Arkasi Israfil, önü Azrail Sag cenupta da son melek ...sana kalansa biraz toprak bir kürek ...Ya hiç olacak,ya raziysan "çeyrek" birak herseyi Münker ve Nekir'e Göm bakalim Mihrisah... Tükenerek... Hakkımda:Yasam bana verilmis bir sans ve hayat çok güzel... öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki,ne sevebilir,ne terkedebilirsiniz.. kör kütük bağlanırsınız..en güzel yıllarınız,acı tatlı hatıralarınızın ortağı olur.. iç çekişlerin nedeni,yazıların ilhamı,sohbetlerinizin konusu olur çok zaman.. göz yaşlarınızda,bilinçaltınızda,kahkahalarınızdadır.. korkunca saklandığınız sığınak,çarpinca öptüğünüz bir bayrak.. sevdamızdır taşıdığımız riyasız ve çıkarsız.. karşılıksızdır,sınırsız ve nihayetsiz.. "ölmek var,dönmek yoktur". gün gelir anlarız,içten içe bir seylerin kanadığını.. tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya.. şurasından burasından eleştirmeye koyuluruz.. tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümcül olur biliriz.. içimizde bir yerlerde giderek büyüyüp gelişen gür bir ses duyulur.. "ya sev böyle,ya terk et" !.. diye son avazıyla... o zaman daha bir farkındalıkla anlaşılır,bir çaresiz "aşktır" bu yaşadığımız.. *ne onunla olur,ne onsuz*... Ve anlar insan yasamin ne denli kiymetli oldugunu...!

SESSIZLIK

SESSIZLIK;

Sessizliğim bir kabuğun kırılmış gürültüsü simdi.
Denizindeki her bir çizgi, soluklaşmış...
Bir çocukluğun kirpikleri gibi açılıp kapanır kapatir kapilari. Sonrasını düşünmeyi keserim aniden...
Aniden, yaşadıklarım çok uzamış bir yol gibi biter.
Gövdemden kopan gölgem, yüzüme yansır...
Ayrılık bir kapının bekçisi, bu son baharı hiç unutturmayacak. Şimdi kanımda dolaşan, düş kırıntılarıyla boyadığım sakinliğim.
Demir bıçak, tüpsüz derinlik...
Siyah hüzünlerimle ben asmalara bagladim bag bozumlarimi Kopmuş damarlarim
Hazinesiz sandıklar da kaniyorum...
Kendim için batık bir gemi silüeti seçtim.

Genevre kayip bir gün...

Mihrisah Azakli

Eski zaman uçakları

Eski zaman uçakları
Hiç duydunuz mu, hiç dinlediniz mi? Bir gece yolculuğunda bir ara yola saptınız mı hiç? Duruverdiniz mi orada öylece? İndiniz mi arabanızdan aşağı? Hayır mı? O zaman ben anlatayım size neler olacağını. Önce sağır olduğunuzu düşüneceksiniz. Acele etmeyin, bekleyin. Sessizliğin sesi sarıverecektir sizi yavaşça. Ve birdenbire fark edeceksiniz gecenin daha önce hiç duymadığınız seslerini. Bir yaprağın açılırken çıkardığı ses, bir böceğin sesi, uzaklarda öten bir baykuşun sesi. Ben küçükken bir gece dedem demişti ki; yeterince sessizse ortalık ve yeterince dikkatli dinlemişsek duyabiliriz yıldızların sesini... Evinizde bile başarabilirsiniz bunu. Gecenin ilerlemiş saatlerinde trafik gürültüsü durduğunda fark edeceksiniz evinizdeki ´sessizliğin sesini´. Son sayım gününü hatırladınız mı? Geçen bir arabanın ne kadar gürültü yaptığını? Peki hiç kendi içinizde yaşadınız mı, duydunuz mu kendi ´sessizliğinizin sesini´? Sessizlik terk ediş değildir, sessizlik kaçış değildir, sessizlik teslimiyet değildir, onaylamak da değildir hiç bir zaman. Fark ettiniz mi? Sessizliğin bir başkaldırı, bir direniş, bir çığlık olduğunu, bir sitem, bir reddediş olabildiğini duyabildiniz mi?
Loading...